30 Eylül 2008 Salı

Allah'a Ismarladık Kudüs

Küçük bir gurup arkadaşla cuma namazı kılmak için Kudüs'e gelmiştik. Mescid-i Aksa'nın giriş kapısına yaklaştığımızda küçük kızım sıcak yüzünden ceketini çıkarınca birden askerlerin müdahalesiyle karşılaştık. Tişörtünde İngilizce “özgür Filistin” yazıyormuş. Hiç farkında bile değildim. Bunu dert etmişler. Gencecik askerler toplandı ve bir tartışma başladı. Böyle bir şey yazılamazdı. Bu tişörtle burada gezilemezdi. Çünkü Filistin diye bir şey yoktu. Burası İsrail'di ve Filistinli diye birileri yaşamıyordu, ancak Arap azınlıklar vardı.

Tişörtü derhal çıkarması gerektiğini söylediler. Kızım da gençliğin verdiği pervasızlıkla itiraz ediyor, tartışıyor, şiddetle reddediyordu çıkarmayı. Gayet iyi İngilizce bilen gençlere yalan söylüyorsunuz, öyle bir yer var ve burası orası diyordu. Elbette bütün dünya biliyordu ki, büyük şair Mahmut Derviş'in dizelerindeki gibi “bir Filistin vardı ve bir Filistin yine var”. Ezan okunuyordu ve ben kafiledeki arkadaşlarıma ne diyeceğimi bilemiyordum. Orta yolu bulmak için tekrar ceketi giyip tişörtü kapatmasını önerdiysem de artık içinde “onun” olduğunu bildiğimiz sürece olmaz diye direttiler. Gözlerini kırpmadan adam öldürebildiklerini bildiğimiz askerlerin inadı, vaktin daralması, bütün gurubun bu kadar yol ve meşakkatten sonra bizim yüzümüzden cuma namazı kılamama tehlikesi karşısında kızıma baskı yaparak bir taşın arkasında tişörtü içinden çıkarmasını sağladım. İçinde bile durmasını istemedikleri şey onun içindeydi nasılsa. Hepimizin içindeydi.

İşte bu yalanlar öldürüyor Filistinlileri her şeyden çok. Bir halka tam altmış sene yok muamelesi, ölü muamelesi yapmak ne demek. Filistinli bir Hıristiyan olan Fawaz Türki “Bir Mültecinin Anıları” kitabında, birileri bizimle ilgili yalanı çoğalttığında nefretten o kadar başım dönüyor ki kimseye bir zarar vermemek için kendimi odaya kapatıyorum diye yazmıştı.
……
29 Eylül intifadanın 8. yıldönümü. Kudüs'ün işgalinin ise 41. yılı. Geçtiğimiz cuma günü Fatih camiinde birçok sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşen büyük bir eylem vardı. Cumartesi günü de Küresel BAK Taksim'de yürüyüş ve basın açıklaması yaptı. Her iki eylem de yağan yağmura aldırmadan koşup gelen, yüreği hak ve adalet duygusuyla dolu insanlar tarafından gerçekleştirildi.


Taksim'deki mitingde konuşan Abla Saadat Halk Cephesi lideri parlamenter Ahmet Saadat'ın eşiydi. Uzun yıllarını cezaevinde geçirmiş ve son tutuklanması 2004'ten beri zindanda olan büyük bir direnişçi... Abla eşiyle onur duyduğunu, Filistin halkının özgür ve onurlu yaşama hakkından asla vazgeçmeyeceklerini söyledi. Filistin halkının var olduğunu kanıtlamaya çalışan binlerce genç yaşlı erkek hatta kadın, zindanlarda toplanmıştı. Hem de 21. yüzyılda. Ama işte Abla bütün dünyaya açıkça var olduklarını burada olduklarını topraklarından hiçbir yere gitmeyeceklerini açıklıyor.

Bir de terörist suçlaması var. Görülmemiş bir istilaya, şiddete, yok sayılmaya, kovulmaya, itiraz eder, başeğmez, direnirseniz uygar dünyanın! sözlüğünde yeriniz belli. Mesela Yaser Arafat T harfinin en başında yer alan bir teröristtir buna göre. Bütün dünya onun Ramallah'taki Mukaata'da kendi karargâhında hapsedilişini, mum ışığında ve binbir yoksunluk içinde kuşatma altında yaşamaya zorlanması yetmiyormuş gibi bir de işgal güçlerince zehirlenişini, çevresindeki binalar bombalanarak Filistin halkına gözdağı verilmesini izlerken herkes biliyordu ki o terörist filan değil, büyük bir direnişçi.

Herkes biliyordu ki ülkeleri işgal edilen, çocukları öldürülen, bahçeleri evleri yağmalanan, yok ve hiç sayılan insanların direnme, mücadele etme, savaşma, onurlarını koruma hakkı var. Terörist yalanına sessiz kalan dünya liderleri nedense cenazesine akın etmişlerdi bir teröristin. Kalbi ve vicdanı bastırmak susturmak bir yere kadar. Filistinlilerin dostu, ağabeyi olan gazeteci Sefer Turan “Allahaısmarladık Kudüs” adlı son kitabında anlatıyor cenazenin manevi havasını. Çok eleştirdiği bir lider olmasına rağmen nasıl da gözünden yaş gelmesine engel olamadığını binlerce Filistinli tek bir kalple ağlarken…

İnsanlar silah zoruyla kabul ettirilmeye çalışılan yalanlarla baş etmek için büyük bir mücadele veriyor bu topraklarda. Sefer Turan Pınar yayınlarından çıkan kitapta Umeyye Cuha ile görüşmesini anlatmış. Arap dünyasında çok meşhur olan genç kadın karikatürist çizdiği siyasi karikatürlerin bir yazgı olduğunu söylemiş. Kocasının ve birçok tanıdığının öldürülmesine tanık olan Cuha, Filistinli olmasaydım belki de karikatürist olmazdım diyor. Çünkü sanat direnmenin teslim olmamanın bir yolu. Kitapta daha birçok insan portresi var o diyardan. Şiddet bir şal gibi kapatmak istedikçe bu halkın üzerini, örtüyü kaldırmak, yaşanan hakikati duyurmak için neredeyse herkes şair, herkes siyasetçi olmuş.

Mahmut Derviş büyük bir şairdi evet, ama diğer üç erkek kardeşi de şair ve edebiyatçı. Yalanın, susan dünyanın, gravatlı eşkiyaların dünyasında, som kötülüğün içinden doğruyu çekip çıkarmak için kendini şiire vurmuş sürgün bir halkın yaralı bereli çocukları.
Filistin diye bir yer var mı bir de kardeş Remzi Derviş'ten duyalım.


Ey son eşkiyaları dünyamızın!
Kalacağız biz hep
Böyle bir arada
Toprağım ve ben
Yaşamda ve ölümde
Böyle koyun koyuna
Ta kıyamete dek.
…………….


Nişan yüzüklerinde
Ve kurşun kaleminde
Ve çarıklarda
Ve bavullarda
Ve her şeyimizde
Kurtarıcı bir anın kurbanlarında
Dayanıyor, dayanıyoruz


İngilizler var güçleriyle işgal için hücum ederken Filistin bölge komutanı Ali Fuat Paşa biliyordu ki, birçok cephede savaşa girmiş İstanbul hükümetinden isteyebileceği bir şey yoktu. İngiliz birlikleri ilerlemiş ve onları mevcut koşullarda durdurmanın imkânı kalmamıştı. Şam'daki ordu karargâhına içi kan ağlayarak 8 Aralık 1917'de son mesajı geçti: “Düşman kuvvetleri buraya birbuçuk saat mesafede. Allahaısmarladık Kudüs.”

Bu vedadan sonra dünyanın büyük Filistin imtihanı başladı.

Kitapta Osmanlı askerlerinin şehri terk ettiği ve İngiliz askerlerinin geldiği fotoğraf felaketin başlangıç günü olarak zihinlere kazınıyor. Birinci dünya savaşında birçok cephede kaybetmeye başlayan ve dağılmanın hızla sürdüğü bir zamanda iki ayrı insanlık durumunu da beraberinde hatırlatıyor.

Y.Ramazanoğlu

12 Eylül 2008 Cuma

Mahmut Derviş Filistin'in Nazım Hikmet'idir

Bereket Kar, Filistinli şair Mahmut Derviş'in ardından anlattı: "Şair kimliğiyle ön planda olsa da Filistin Kurtuluşu için mücadele etti. Derviş Filistin'in Nazım'ıdır. Ona yapılan yasaklamalar buharlaştı ve bugünse Arap edebiyatının en büyük şairidir.”

Şiirlerinde birlik temasını işlerdi

Derviş’in şiirinin bütününde Filistin sevgisinin baş tema olduğunu söyleyen Kar, “Filistin'in kurtuluşu uğruna mücadelesinde hiçbir uzlaşma ve taviz kabul etmeyen bir devrimci çizgisi mevcuttu. Şiirlerinde de işlediği birlik temasıyla Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kapsamındaki örgütlerin çokluğu ve yaşanan ayrılıklara karşı mücadele veriyordu. Filistin’in meşru ve resmi temsilcisini FKÖ olarak kabul ediyor, Filistin mücadelesinin tek çatı altında olması gerektiğini savunuyordu.”

Sürgündeyken de şiir yazardı

Kar, şairin tüm dünyada şiirleriyle ön plana çıktığını ama bunun yanında her zaman örgütlü mücadeleyi savunduğunun altını çizerek; “Sürgündeyken de herkes onun bulunduğu yerden taviz vermeden Filistin mücadelesi için çalıştığını bilirdi, şiir yazmaya sürgündeyken de ara vermedi, sürgün yaşantısını şiirlerine de konu edindi" dedi.

Arap yönetimlerince uzun yıllar yasaklıydı

Derviş'in dünyada çok sevilen bir şair olmasına rağmen Arap ülkelerinde yıllarca dışlanıp yasaklandığını belirten Kar şöyle dedi:“Arap yönetimlerinin uzlaşmacı tavrını kınar ve onları Filistin mücadelesini zarar vermekle suçlardı. Bu nedenle Oslo Barış Görüşmeleri'nde Yaser Arafat'ın uzlaşmacı tavrının İsrail yararına olduğunu ileri sürerek Filistin Uzlaşma Konseyi'nden istifa etmiştir.”

Onu eleştirenler bile bugün yasta

Kar, ölümünden sonra onu en kötü eleştirenlerin bile şaire övgü ve anma törenleri gerçekleştirerek kendisini sahiplendiğini vurguladı.“Her ne kadar Arap yönetimleri Derviş'i yasaklasa da halk, şairi her zaman sahiplendi, ders kitaplarında şiirleri yer alıyor. Mahmud Derviş Filistin'in Nazım Hikmet'idir. Bugün ona yapılan yasaklamalar buharlaşmıştır ve Arap edebiyatının en büyük şairidir.”

Türkiye edebiyatında yeteri kadar tanınmıyor

Şiirleri yirmi dile çevrilen Derviş’in , bugüne kadar Türkiye edebiyatında hak ettiği yeri alamadığını söyleyen Kar; “Türk Edebiyat Derneği ile bu konu üzerinde çalışmalarımız mevcut, şairin daha çok şiirini Türk diline çevirmek istiyoruz”dedi.Nilay Vardar'ın Bereket Kar ile Mahmud Derviş üzerine yaptığı röpotaj.

Kaynak: www.bianet.org

Ben kesilenin şahidi ve haritanın şehidi!


Mahmut Derviş'in ölümü Filistin toplumunun bölünmüşlüğüne ışık tutuyor...
Filistinli lider Yasef Arafat'ın 4 yıl önceki ölümünden sonra, şair Mahmut Derviş dışında üç günlük ulusal yassı zorunlu kılacak bir Filistinliyi düşünmek zor.
Derviş, mülteci tecrübeleri konuşuyor: Tutkulu, bazen de kızgın ifadelerinin yokluğu ve sürgünü Filistin diaporasında yankılanıyor. İsrail'in kuruluşundan 60 yıl sonra, yaklaşık dört milyon Filistinli çoğu hala Ortadoğu boyunca kurulu iğreti kamplarda yaşıyor.
67 yaşında, Teksas'taki bir hastanede 9 Ağustos'ta kalp ameliyatı olurken ölen Derviş, Ramallah'ta, Arafat'ın kabrine yakın bir yerde defnedildi. Yatacağı yer aşağı yukarı belli idi, ama kendisi seçmemişti onu.
Ölüm haberi gelince, ailesinin yaşayan en yakınları -annesi ve üç kardeşi- kıyı şehri Acre'ye -bugün kuzey İsrail'de- birkaç dakika uzaklıkta bulunan Judeidi'deki köylerinde, evlerinin önüne klasik bir yas çadırı kurdular. Derviş, İsrail'i, yıllarca bir birini izleyen tutukluluğu ve ev hapsinden sonra 1971'de terk etmişti. Vatandaşlıktan çıkartılmış, ailesini görmesine çok az için verilmişti.
Onlar (ailesi- ç.n.), Derviş'i Batı Şeria'nın merkezi şehri Ramallah'a gömmenin politik ve sembolik bir değer taşıdığına hemfikirler. 85 yaşındaki annesi Houriya, “O sadece benim oğlum değil, o tüm Arap dünyasının oğlu” diyor.
Fakat paradoksal bir şekilde, onun kabri Filistinlilerin ezici bir çoğunluğu için ulaşılabilir olmayacak. Ramallah; İsrail duvarları, kontrol noktaları, çitler ve yolların üzerine kurulu engellerden oluşan bir matriks tarafından mühürlenmiş durumda. Batı Şeria'nın Nablus ve Cenin gibi diğer şehirlerinde yaşayan Filistinliler, kabrini ziyaret etmek için sürgünde bulunan Filistinlilermişçesine mücadele etmek zorunda kalacak.
Derviş'in ailesi bile zorluklar yaşayacak. İsrail'de yaşayan 1.2 milyon Filistinli gibi. Zira onların Ramallah gibi işgal bölgesinde bulunan Filistinlerin kontrolü altındaki yerlere girişi, İsrail yasalarında yasaklanmış bulunuyor.
Derviş, ailesinin geri kalanın yanında, Judeidi'de gömülmeyi tercih eder miydi? Hayır. Büyük kardeşi Ahmet, evlerine kesintisiz bir ziyaretçi akını olurken bana, “O hiçbir zaman Judeidi'nin oğlu olmadı” dedi.
1948 savaşı sırasında, 7 yaşındaki Derviş ve ailesi doğdukları yerden, al-Birwa'nın köyünden sürülmüştü. Birwa, uzun süre dünyanın geri kalanı tarafından unutulmuştu. Filistin'in 400'ü aşkın diğer yerleşim yeri gibi. O (Birwa -ç.n.), ev sahipleri, yeni İsrail devleti içinde yaşadıkları yere geri dönmesinler diye İsrail askerleri tarafından yıkılmıştı. Judeidi, ayakta kalmayı başaran çok az Filistinli köyden biri idi. Judeidi, Derviş'lerin köylerine yaklaşabilecekleri yaklaştıkları yerdi. Bugün Birwa, Yasur ve Achihud adlı iki Yahudi tarım yerleşkesinin altında yatıyor.
Kardeşi, Derviş'in, içinde mümkün olsaydı Birwa'da gömülmek isteyeceğini düşündüren çok küçük bir şüphe olduğunu belirtiyor. Birwa, onun imgelerinden düşmüş ve çoğu şiirinde ilhamını kaybetmişti.
Derviş, geçen yıl kendisi ile yapılan bir röportajda, köyünü “açık hava, tarlalar, karpuzlar, zeytin ve badem ağaçları” şeklinde anımsamıştı: “Bahçede dut ağıcına bağlı bir atı, ona nasıl tırmandığımı ve üzerinden nasıl atıldığımı ve annemden dayak yediğimi hatırlıyorum... Kelebekleri hatırlıyorum ve her şeyin açık olduğuna ilişkin berrak duygularımı. Köy bir tepenin üzerindeydi ve her şey aşağı dağılmıştı.
”Derviş'in ölümü, ne yazık ki Filistin halkının ortak mücadelesi ve şiirlerine vurgu yapmaktan ziyade sadece Filistin toplumunun büyüyen parçalanmışlığına ışık tutuyor.
Jonathan Cook

'Katledilen ev'den yürekler

Bir dakika, bir evin yaşamı sona erdi. Bir ev öldürüldüğünde de bu bir katliamdır. Boş olsa da, katledildiğinde, ona anlamını kazandıran ya da savaş zamanlarında şiire anlamını kazandıran her şey mezara gömülmüş olur.
Bir evin katledilmesi, nesnelerin anlamdan, duyguların ilhamdan koparılmasıdır. Trajedinin görevidir ki söylemin bakışı değiştirilir, nesnelerin ömrünün yansıması değişir. Bir ev katledildiğinde her şey acı çeker; parmakların hatırası, kokunun hatırası, bir resmin hatırası. Orada oturanlar da ölür bir ev yıkıldığında. Bir ev yıkıldığında hatıralar yıkılır; taşlar, ahşap, cam, demir… beden parçaları gibi dağılır.

Kumaş, defter, kitap… söylenmeye vakit olmayan sözcükler gibi birbirinden ayrı düşer. Tabaklar kırılır, kaşıklar, oyuncaklar, kasetler, kapı kolları, buzdolabı, çamaşır makinesi, çaydanlıklar, zeytinyağı şişeleri… hepsi sahipleri nasıl kırılırsa öyle kırılır. İki beyaz şeker ve tuz kibritlerle, ilaçlarla, doğum kontrol haplarıyla, sarımsak ve soğanlarla domateslerle ve pirinçle hepsi sahipleri gibi yerlere saçılır .

Tapular ve evlilik cüzdanları, doğum sertifikalarından, elektrik ve su faturalarından, kimliklerden, pasaportlardan ve aşk mektuplarından ayrılır, sökülür, tıpkı sahipleri gibi.

Fotoğraflar taraklardan, havlulardan, ayakkabılardan ve rujlardan koparılır, sokağa saçılır tıpkı yıkıma sürükleyen aile sırlarının ortalığa dökülmesi gibi. Tüm bunlar nesnelerden koparılan insanların anılarıdır ve insanlardan koparılan nesnelerin anılarıdır… Her şey bir dakikada olur. Nesneler de ölür tıpkı bizim gibi, ancak bizimle gömülmezler.*Mahmut Derviş'in bu makalesi, Tania Nasir ve John Berger tarafından İngilizce’ye çevrilmiştir. Biz yazıyı, www.opendemocracy.net adresinden alıntılayarak çevirdik. Yazıyı Mahmut Derviş'in anısına yayınlıyoruz.

Kaynak: www.atilim.org

Mahmut Derviş

7 Eylül 2008 Pazar

Gül’ün Yetiştirdiği Adam


Aylardan Eylü’ldür, ellerim buluta dokunur… Ekim’dir, yeşil ölür… Kasım’dır, soğuk uykusundan uyanır… Aralık’tır, beyaz doğar… Ocak’tır… Şubat’tır… Mart’tır… Hülâsa geçen zamandır.

Sokaklar, caddeler, çarşılar, pazarlar, insanı taşır. İnsan yüklendiğini unutmuştur.
“Ulu caminin minaresi, göğü çınar kökü gibi sarıp kucaklasada,” boynu büküktür. Hayat gariptir. İç içe geçmiş hikâyeler söz’e galiptir.

Çiçekler gül’e imrenmeye, taşra metropole koşmaya devam eder. İnsan başına yeni-zaman destârını giyer, kültürü, ahlâkı ne varsa üzerinden çıkarıp başlar metropol güneş’inin altında güneşlenmeye. Güzelleşeceğini sanan eşref-i mahlûkat, karardığının-kapkara kesildiğinin farkına varamaz. Zira tüm şehir sür’atle kararmaktadır…

Gecedir… Ay uzaklara kaçmış, yıldızlar huzursuzdur. Hassas bir kulağın yakalayabileceği derin-acı çığlıklar, iniltiler, karanlıkta görülemez. Ölümü kanıksamış insanlar, hastaneden ibarettir.

“… Artık erken uyumuyorlardı bu şehirde de. En azından erken uyumayanlar da göze batacak kadar çoğalmıştı. Bir zamanlar, yatsı namazından sonra, yalnız camilerden dağılan cemaatin kalabalığına rastlardınız. Ama bu kalabalığın dağılması uzun sürmezdi. Zaten en yakın camilere gelmiş insanlar, hemen evlerinin dibindeki yada birkaç ev, bilemedin bir sokak ilerideki camiden hemen evine döner, sabah ezanını işitebilme, ezanla beraber uyanabilme hevesiyle hemen uyurdu… Sokaklarda dolaşmak ayıptı… Fakat şimdi herkes heryerde görülebilmektedir. Şehrin “ahlâkı” değişmiştir.”

“Ay ışığı hüzündür… İç çekmesidir… Dövünmedir…
Ve balçık gibi gece, herkes nasıl anlayacaksa öyle biçimlenen. Sessizliktir… Bir patlamadır ürperti veren… “

“-Duyuyor musun? dedi.
-Neyi?
-Gül kokusu… O adamın gülleri bunlar.
-Hangi adamın?
-Dünyanın medar-ı iftiharı, dünyanın tek gül yetiştiricisi adam bizim şehrimizde yaşıyor da haberin yok!
Geç olmasa kapıyı çalıp isterdim. İsteyene veriyormuş. Ne akıllı diyorlar, ne deli, akıllı deli dedikleri cinsten olacak…”

Zaman yılları kovaladı…

“Sokak lambaları sanki söndürülmeyi unutulmuş gibiydi, öyle yanıyorlardı. İhmal edilmelerine gücenmiş bir halle… Terkedilmişlikten çok, ihmale uğramış bir hal sinmişti her şeye. Sokakların toprak örtüleri, ara caddelerin parke taşları, asfaltın sökülmüş, bozuk yerleri, ağaçların tozlu yaprakları, sokak aralarında rüzgârın çıkardığı uğultu… rüzgâr su birikintileri üzerine toz taşıyor, birikintiler hafifçe, görünür görünmez bir ırgalanmayla küçücük kıpırdanışlarla halkalanıyordu…”

“Tam elli yıldır ilk kez çıkıyorum ben sokağa…
-Şimdi herkes malını böyle meydana mı koyuyor? Diye sordu çocuğa.
-Nasıl? Dedi çocuk. Vitrin mi?
Sesini çıkarmadı adam. Artık bir şey sormamaya karar vermişti.”

“Dayanamadı…
-Dere ne tarafta kaldı? Diye sordu tekrar.
-Ne deresi, diye karşılık verdi çocuk, hangi dere?
Bilmem, dedi. Dere filan yok burada…
Adam şaşırdı ama sesini çıkarmadı…”

Kent olanca gücüyle yeni-zaman elbisesini üzerine oturtmaya çabalıyordu. Olmayan yerine yama yapılıyordu belki. Kent ve kentler yeni zamana ayak uydurma uğruna, ayaklarını bile küçültmeye hazırdı... İnsanlar kente, kent insanlara yamanıyordu…

“İnsanlar! Diye seslendi adam. Kimse işitmedi onu…
İnsanlar! Dedi yeniden. Sizler kimsiniz?
Şimdi namazdan çıktığınıza göre İslâm milletinden olmalısınız. Ama bunu ispat edebilir misiniz? İslâm’a uyan insanlarsınız. Fakat hani İslâm’ınız?
Kardeşlerim!
…içinizdeki İslâm’ı gösterin. Çünkü İslâm, sizin üzerinizde de görünmek ister. İman gizlidir, İslâm açık.
Sizden öncekiler ne için helâk oldular bilir misiniz? Çünkü onlar kâfirlere benzemeye başlamışlardı…”

Gül’ün yetiştirdiği bir adamdı, şehre ve zamana yabancı…
Gül’den gayri çiçeğe yabanî…

Gül’ün yetiştirdiği adam Rasim Özdenören’den taşra-modernite akışkanlığı üzerine, eksik bırakılmış değerler adına, kaleme alınmış güzide bir roman…-Gül Yetiştiren Adam.

Özdenören, öyküde kullandığı, üslûbuna farklılık katan kılcal damarları, romana da yerleştirir, böylece okuyucu, biraz dolambaçlı yollardan başat özneye doğru yol alır. Şah damar, mutlak-çarpıcı noktada devasa bir şekilde devreye girmektedir ki, mesaj yerini bulsun.
Klasik bir konuyu ele almış olmasına karşın, onu harmanlayışı, iç içe geçirdiği anlatımları, kurgusu ve realitesi her kitabına biraz aykırılık katar. Binaenaleyh, elzem olan konu değil, üsluptur yazıda.
Romanın kahramanı moderniteye yabancı öz-insanı karşılar. Gül ve insan arasındaki asimileye vurgu yapılır; gül, sayfiyete, ferasete, hassasiyete ve saire’ye kaimdir Dikenlerin arasından boy veren gül, vahdet-i vücut için her daim kanamaya hazırdır. Öz-insana tekabül eden yaşama tarzına mukabil, böylesi durumlarda insan uzlete temrin olur…

Kahraman, kitabın sonuna doğru ortaya çıkıverir gibi görünsede, aslında hep oradadır… Çevreden serazad yaftalarına maruz kalan adam, aslında insana değil, insan dışındakilere yabancıdır. Hilkât modernize oldukça yabancılaşır. Kendine ve çevresine… Farkında olmasa da, bu böyledir… Gül yetiştiren adam elli yıldır sokağa çıkmayarak bunu yadsımaktadır. Karşılaşılan yabanıl görünüm, halk mantalitesinde, delilik olarak tanımlanır ve bu kaçış hayra yorulmaz. Birgün anlaşılacaktır ki, öze dönüş, ruhu diri tutmak, somuttan geçip, soyuta yol vermekle mümkündür.

Ne yakut ve zümrüt vede zeberced / Gül taşı oysunlar parmaklarıma / Her yangında bir İbrahim bulunsun / Sümbülî havaları kuşatırken yedi renk gül havaları, her depremde gül çadırı kurulsun / Gül yağmurun bir sonraki adıdır / Gülün mecnunudur bütün çiçekler / Sonsuzluk gül, sensizlik gül, gül pusat, gül hasat / Gülü sevenlerin yoktur karası / Kurşundan beterdir gülün yarası / Düş yollara iki gözün aksada / Kavuş güle, gül seni bıraksada!**

Hülâsa yazara göre, “anılar defterinde gül yaprağı”* olmak ve unutulmak, çelenk olup baş tacı olmaktan daha evlâdır. Satırlar bunun üzerine bina edilmiştir.

*C.Zarifoğlu
**N. Genç

Mehlika Toyga

4 Eylül 2008 Perşembe

Umut Ateşiyle Tutuşan Özgürlük Meşalesi


“Yüce Allah’a yemin ederim ki, asla köle olmayacağız!”
Aliya İzzetbegoviç

Asırlar önce sözün en kutlu meşalesini yaktı bir insan. Bu meşaleyi yürekleriyle taşıyan insanların, ışığı kaybetmemek ve alevlendirerek tüm dünyayı aydınlatmak için gösterdiği çabalar şüphesiz tarihte yerini aldı. Bu harlı külü ateş kılmaya vesile olup insanlığa öncülük etmek; hakikati gün yüzüne çıkarmak için ne savaşlar yapıldı, yuvalar dağıldı, çocuklar yetim ve öksüz bırakıldı. Öyle ki hakikat için zaman zaman anne-evlât, anne-baba, baba-oğul bile ayrıldı, birbirlerine karşı savaştı. Hz. Nuh, oğlu için gemiye binmeyip büyüklük tasladığı ve tufanda boğulduğu için üzüldüyse de bir şey değişmedi. Musab Bin Yasir, annesinin ölüm orucu tuttuğunda söylediği “Anne, saçlarının adedince canın olsa ve sen hepsini oğlunun tekrar atalarının dinine dönmesi için gözümün önünde versen, yine de dönmeyeceğim İslam’dan” sözü hala akıllarımızda. Yine Hz. Lut’un eşinin kâfirlerle antlaşma yapıp Hz. Lut’a ihanet ettiğini bildiriyor Kuran.

Doğu-Batı tarih boyunca her ne kadar dünyanın merkezi olma kaygısı içinde çalkalanıp dursa da, hakikat huzmesine ram olmuş insanlar fizyolojik, ontolojik ve epistemolojik olarak dünyayı aydınlatmaya yüzyıllardır devam ediyorlar. Doğuyu ve Batıyı analiz edip de ilim, irfan ve hikmet ışığıyla insanı ileriye; ait olduğu yere, hakikate doğru çağıran bir mütefekkirden, Aliya’dan söz ediyoruz. Avrupa’nın ortasında Doğu-Batı Arasında İslam’ın damıtılmış fikirlerini benimsemiş, hayatına geçirerek halkına ve tüm dünyaya örnek olmuştur. O sadece Müslüman kimliğiyle İslam dünyasının sorunlarına eğilmekle kalmamış, Modern dünyanın da sorunlarına eğilerek insanlığa evrensel düşünceler, ahlak prototipi ve ilkeler bırakmıştır.

Tarih boyu hazin bir tutsaklığın savaşını verdi insan. Düşünsel ve yaşamsal bir özgürlük savaşı. İslâm’ın hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan nurunu alınlarında taşıyan nice özgürlük abidesi, bu meşâle ile insanlığı karanlıklardan ve tutsaklıktan kurtarmaya çalıştı. İşte meşâleyi taşıyanlardan biri de kuşkusuz Aliya İzzetbegoviç oldu.

Bulunduğu konum itibari ile çağdaş İslam düşüncesinin yanı sıra evrensel anlamda düşünce üretebilmiş, bize durmamız ve bakmamız gereken noktayı göstererek umudu her an aşılamış bir entelektüeldir Aliya. Bir direniş mucizesinin kapılarını açmazdan evvel, şüphesiz önce bir Aliya portresi çizmek şart. Bu portreyi çizmemizde bize yardımcı olacak halk, elbette ki Bosna halkı. Direnişin mistik boyutuna doğru yol aldığımızda, Aliya’nın özgürlük aforizmaları dikkatimizi celbediyor: “…Her şeyden önce; insanlar, haklı bir amaç için, özgürlükleri için ve her şeyden daha fazla kendi kurtuluşları için savaştıklarının bilincindedirler.” Hülâsa bu bir var oluş mücadelesiydi.

İnsanlık tarihi boyunca yapılan savaşların genelinin nedensiz dogmalara dayalı, hafsalanın alamayacağı kadar kof müstemlekeler şeklinde tezahür ettiğini görüyoruz. İnsanlar belki şehirleri işgal edebilir fakat elzem olan aklın ve hür düşüncenin hangi işgalin altına alınmaya çalışılması… Hür bir inancın gölgesinde, Hakk’tan beslenen bir aklı, hangi güneş kurutabilir ki!

Zulmün angaryasında, mutazarrır bedenini görmezden gelip, müthiş bir cesaret örneği gösteren Bosna’nın yanı sıra, korku ve cesaret arasındaki iniltiyi perdeleyen ve yaşayan bir örnek olan Aliya, bu konuya şöyle yaklaşıyor; “Geçen yıl bir ara, şehir ağır top ateşi altında iken aklıma bir şey geldi. Korumalarıma şehrin merkezine doğru bir yürüyüş yapmak istediğimi söyledim. Şehir, o günlerde, patlamalardan dolayı tam bir sarsıntı yaşıyordu. Havan mermisi patlamaları her yerden görülebiliyordu. Yerde yatan bir kadın aniden haykırdı: ‘Başkanım, korkmuyor musunuz?’ ‘Elbette korkuyorum’ dedim. Cevabımdan dolayı, şaşkınlığa uğradığı çok açıktı. Eğer biri korkmuyorsa, bu onun normal olmadığına işaret eder… Cesaret, güdülerinizi korkularınızdan daha kuvvetli hale getiren şeydir… O kadın bana ‘Başkanım peki neden yürüyorsunuz?’ diye sorduğunda ona ‘yürümek için nedenlerim var!...’ diye cevap verdim.”

Onlar ölüme ve dünyaya meydan okudular. Onlar yürüdükçe dünya şaşkınlığa uğradı, en çok da çağın oryantalistleri. Müslümanları vahşi ırklar olarak tasnif eden ve tabiata ana-bacı muamelesi yapan spritüalist sentetikçiler… Kafka, Gustav Janouch ile yaptığı bir konuşmasında; ‘Kişi komşusunu tanımazsa daha çabuk ezer’ diyor. Şüphesiz Bosna birçok ırkı bir arada bulunduran bir şehirdi. Bosna’da kurulmak istenen bir ırk cumhuriyeti değil, her dinden, ırktan ve medeniyetten insanın hoşgörü içinde yaşadığı ideal bir ülke olmasıydı. Aliya yıllarca bunun savaşını verdi. Tek istediği bir inanç idolü dikmekti şehrin göğsüne. Ve O’nu değerli kılan bir başka unsur da; “Kaybedeceğimi bilsem dahi, doğru şeyi yapardım!” sözü oldu.

“İnsanlar suçluların cezalandırılacağına inanıyor. Ancak kör intikam üzerine kimse konuşmuyor. İnsanlar, bizim savaşımızdan, savunmamızdan, köylerimizi ve kasabalarımızı özgürleştirme ihtiyacımızdan söz ediyorlar. Ancak, kör nefret üzerine tek bir kelime bile yok!” Bu sözleri ile Aliya aslında soykırımın vicdansızlığına, insanın nasıl algılanması gerektiğine dikkat buyuruyor. ‘İnsanları tehdit eden bir ordu sefildir, çünkü insanlar en büyük hazinemiz.”

Bosna, süregelen tarih boyunca insanlığın başına nadir gelen bir trajediye maruz kalmıştır. Zincirlere vurulmak istenmiş bir trajedi… Koyu bir ırkçılık halkası kaplamış bu zinciri. Etrafındaki diğer bütün düşüncelere pranga vurulmak istenmiş. Belki de ‘ümit en son ölen şeydir’ sözü, Bosna halkını ayakta tutmaya yetiyordu. Şehrin üçte ikisini işgal eden Sırplar, II. Dünya savaşından beri görülmemiş bir terör politikası estiriyordu Bosna’da. Vicdansızlıklar, ahlaksızlıklar, katliamlar, çocukların önünde işlenen soykırımlar, tecavüzler… Millî değerlerin bir bir yok edilişi, bir neslin tarihe gömülme uğraşı ve Hakk’ın ilzam edilme çabası…

Bosna’ya uygulanan bu anlamsız soykırımda, insanlar büyük haksızlıklara maruz kalmış, kadınlara tecavüz edilmiş, çocukların gözyaşlarına aldırmaksızın kör nefretler konuşturulmuştur. “Bu bir entelektüel cinayettir!” Diyen Aliya, faşizmin de odak noktası olan modern katilleri böyle tanımlıyor. Bosnalı çocuklar ile o zamanlar kendine entelektüel tanımlaması yapan batılı sessiz aydınlar arasında yaptığı mukayesede Aliya, çocukların daha aydın olduklarını söylüyor. Çünkü onlar durdukları yeri biliyorlardı ve sonuna kadar tek taraflardı. Böylesi bir vahşete karşın sessiz olmak, o vahşeti işleyenlerden bir farkının olmadığının da göstergesidir. Buna mukabil birçok batı ülkesini bu kategoride tasnif edebiliriz, onlar güya tarafsızdılar. Zulme maruz kalan tarafın Müslüman kitle oluşu da belki bunu tetikleyen etkendi. Söz konusu bir Hıristiyan topluluk olsaydı durum farklılık arz edebilirdi. Bu bağlamda, böylesi bir vahşet fenomeninde, hem ırkçılığın, hem faşizmin hem de oryantalizmin siluetlerini açıkça görebiliyoruz. “...Bu korkunç katliamın gayesi salt temizliktir. Böyle bir şeyin olması nasıl mümkün oldu ve bunun sebebi neydi? Bu Sırp toplumu nasıl bir toplum ki, böyle bir harekete girişti?... Bir Alman ile karşılaştığınız zaman kendi kendinize; ‘Bu insanların böyle bir şeyi yapması mümkün müdür? diye soruyorsunuz. Benim cevabım, hayır. Bu, Alman halkının değil Alman idarecilerin işidir” diyor Aliya.

Rosenberg teorisi tüm bu cinayetlerin kalbini oluşturmaktadır. En kötü cinayetler basit bir teori üzerine kurulmuş ve kendince haklı gerekçeler üzerine oturtulmuş, bununla da kalınmayıp halk buna inandırılmıştır. Zira temelde bunun Tanrı’nın hoşuna giden bir iş olduğunu savunan müspet bir gerekçe yatmaktadır. Shakspeare Dramalar’ında insanın içindeki kötülüğün aşırı dürtülerini ve bu kötülüğün kaynağını yakalamaya teşebbüs etmiş, ancak bunu başaramamıştır. Bunu hiçbir akıl yürütme yöntemi çözemedi. Beauvoır’ın dediği gibi, ‘İnsanı kim yargılayacak?’ İnsan özünden taşıyor bu devrede. Hayvandan daha aşağıdaki mevkiine doğru yol alıyor.

Tüm bu epistemolojik kayıpların kıskacında, bir de ahlâki kayıplardan söz etmeden geçmeyelim. Özellikle Sırp toplumu, bu yaşananların ardından büyük ahlâki yaftalara maruz kaldılar, kalacaktır da. Onlar toplum nazarında, soykırımlarla, katliamlarla, kadınlara tecavüzlerle, kültürel-millî değerleri hiçe saymakla vb. ahlâksızlıklarla hatırlanacaktır. Kütüphane ve camilere pervasızca yapılan saldırılar, hastanelerin yüzlerce kez bombalanışı, bir milleti tarihe gömmek olarak algılanabilir ancak. Bunu ruh ve madde bazında ele aldığımızda Aliya söze karışıyor; “Bizim insanlarımız ve kendimize ait ahlâkımız vardır. Onların ise teknikleri ve maddi üstünlükleri vardır. Burada gerçekten ruh ve madde mukayesesi söz konusudur ve bu savaşta ruh galip olacaktır.”

Vicdanı paramparça edilmiş, medeniyetten ve insanlıktan uzak kalmış böylesi sapkınlıklar, bir hoşgörü yoksunluğunun da tezahürüdür: “Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında bir sinagogu veya onun yakınında bir katedrali kabullenmek yüzyıllarımızı aldı… Hoşgörü tabii bir davranış değil, bir kültür işidir. İnsanları hoşgörülü olmaya ikna etmek, düşmanı vahşete ikna etmekten daha zordur…”

Birbirlerinin ne inancını, ne ırkını ve ne de yaşam kalitesini çekemeyen, hazmedemeyen insanlar ne kadar aydın oldukları naralarını atsalar da, onlar bağnazdırlar. Hiçbir algıya sığmayan politik kaygıların eşiğinde bir dünya ve insanlıktan büyük parçalar koparan bir zihin, yamuk bir tasavvur bu. Mustafa İslâmoğlu’nun ters dönmüş mantıkla söylediği şu sözler anlatıyor aslında insanoğlunu: “İnsan eğer Allah’a karşı sorumluluğunu asarsa eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Yani ters dönmüş bir mantık... Tanrı atama yetkisinin elinde olduğuna inanan bir insan türü. Tanrısını kendi tayin ediyor. Bu insanın tanrılık iddiasıdır. Küstahlıktır!...”

Böyle bir dünyada bir avuç insan, insan kalmaya devam edebiliyor. “ Olumsuzluklarımızla birlikte, benim için önemli olan şunu söyleyebilmek; Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk… İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur” derken Aliya, insan olmaktan ziyade, insan kalabilmenin üzerine biraz fazlaca basıyor. Ültimatom zamanı zalimlerden biri Saraybosna’nın tepesinden ‘Vicdanımız rahat!’ sözlerini rahatlıkla savurabiliyor ve bu Aliya’nın nokta-i nazarında bakın nasıl yankı buluyor; “Aynı gün içinde başıma çok ilginç şeyler geldi. O gün Kuran’dan daima etkilendiğim bir bölüm okuyordum. Bu bölüm, Kuran’ın sonlarında yer alıyor ve şu sözcüklerle başlıyor: ‘Ve güneş karardığında ve yıldızlar döküldüğünde…’ Ve bu, tehditkâr tonun devamı şöyle geliyor: ‘Ve suçsuz yere öldürülen kız, hangi suçundan dolayı öldürüldüğünü sorduğunda…’(*) Akabinde televizyonu açtığımda, Markale katliamından iki gün önce gerçekleşen bir katliamın görüntülerini gördüm. Bildiğiniz gibi, Şubatın dördünde altı çocuk öldürüldü. Ve ardından kamera öldürülen bir kız çocuğunun yüzünü ekrana yansıttı. İşte, öldürülen bu kız çocuğu ve ‘vicdanları rahat’ akademisyenler (!) Kuran’da yer alıyorlardı.”

Bir yanda vicdanın üzerine örtüler örten ters dönmüş bir tasavvur, diğer yanda var olmak ya da yok olmak üzerine bir duruş! Kaybedeceğini bilse dahi doğrudan sapmayan bir avuç insan... Orwell’ın tabiriyle, “Bazılarının diğerlerinden daha eşit” olduğu bir dünyada, özgürlük üzerine daha çok söz savurmamız gerekecek.

Tüm dünyanın gözleri önünde, Avrupa’nın ortasında yapılan savaş için Aliya şöyle söylüyor:“Benim halkım güneşin altındaki yerini bizatihi kendisi almak zorundadır. Ona özgürlüğünü birilerinin ‘tepside sunması’ doğru olmaz.”

Aliya’yı anlamak, insanlığı anlamaktır.
Aliya’yı anlamak, gözyaşlarına rağmen umudun var olduğuna, hiç bitmeyeceğine inanmaktır.
Aliya’yı anlamak, koşullar ne olursa olsun tutsaklığı kabul etmemektir.
Aliya’yı anlamak, vicdanın sesine, hakikate kulak vermektir.
Aliya’yı anlamak, kâinatın zikrine katılmaktır…

Aliya’nın deyişiyle “Şimdi güneşin altındaki yerimizi alma zamanı...”

*(Tekvir Suresi: 1–9)

Kaynaklar
Konuşmalar, Aliya İzzetbegoviç
Tarihe Tanıklığım, Aliya İzzetbegoviç
Bosna Mucizesi, Aliya İzzetbegoviç


Mehlika Toyga

29 Ağustos 2008 Cuma

Genç Bir Liman Öyküsü


“su çekildi göründü zamanın dibi, korkuyorum bu akşam kıyamet varmış gibi…
N.Fazıl”

Bir renk yürüyor…

Vakit yorgunca hâlâ. Pencereme yaklaşıp birtakım bakışlar fırlatıyorum sokağa. Kaldırımları yaralıyorum. Bir kadın varlığını ispatlamak istercesine, düzenli ayak sesleri serpiştiriyor yola. Çocuk adımlarını usançlı bir yürüyüşe kurban veriyor. Yol yürüyor gözümde. Sonra havaya doğru bir söz kanatlanıyor. Yaprakla rüzgârı bir kavgaya ilikliyor vakt-i hazan. Su yürüyor gözümde. Karıncalar sırtlanıyor koca dağları. Ve bir renk yürüyor geceye. Gündüze küserek bir renk, zamana çöküyor. Renge aldırmıyor adam. Köpeği ile dostluk nöbetleri geçiriyor.

Çölden kaçmış bir sıcak açılan pencereden başını uzatıyor. Damarlarıma kadar işliyor arsızca. Eceli gelmiş sözlerimin, ne bir saniye önce… Ne bir saniye sonra… Gömülüyor. Dilimden oluyorum. Bir suya uzatıyorum efkârımı. İrili ufaklı su sevdalıları, kös kös otuyor maviler üstünde. İnsanlar doluyor, insanlar boşalıyor. Liman günün ayak izi yorgunluğunu atmaya çalışıyor omuzlarından. Ve karanlığa bir kez daha hamd ediyor. Denizin terkedilmiş kadınları onlar. Kimse bilmez. Hep çiğnenmiş lokmalara uğrak verir azığını. Şimdi tam da bir liman öyküsü yazmanın arefesinde martılar. Islak yürüyüşlerde bekletiyor kurumuş gönlünü önce. Ki baş edebilsin denizlerin bu serseri çocukları ile.

Bir ses yürüyor…

Zaman dargınca bana. Perdesini çekti mi hayat. Bir aşk duvağını muma veriyor, pervaneye matuf. Karanlığın sayfalarını bir bir çeviriyorum yüzüme. Genç bir kızın aynaya düşen perçemlerinden öte, kalbimin kan’dan sarkıtlarını devşiriyorum alnıma. Nasılsa saçlarım üşümüyor başımda olmayınca. Başım da olmayınca, alıp gidemiyorum. Onları da bir kuşa salık veriyorum usulca. Eteğim, bir şiirin eşiğine takılıyor. Yüz görümlüğü istiyor benden aşk öyküleri. Düğün başlıyor. Çocuklar ilk günahlarını işliyor. Yüzler arabanın önüne atlıyor ve içi ateş dolu zarfları ağızlarıyla açıyor. Bir aşk ellerinden tutuyor Ali’nin. Gel diyor. Bak seni nereye götüreceğim. Ali annesinin çantasına koyduğu tüm öğütlerin üzerini örtüyor. Sevinçle gidiyor. Sevinçle…

Benimse bir sandığım var. İçimin taa içine kilitlenmiş. Anahtarı kayıp. Gelinlik kız edasıyla, süzülüyor içimde. Her şey orada birikiyor, o boşlukta. Korkularım üşüşüyor etrafıma. Bir sızı’nın kıyısında ayaklarım. Taze bir ayrılık kokusu sarıyor dünyayı. Yavaş yavaş uyuşturuyor eşyayı. Radyolar dudaklarını kıpırdatmaksızın söylüyor ezgilerini. Tüm saatler kokunun sarhoşluğunda, naralara dönüşüyor tik-tak’lar. Perdeler asılı durmaktan sıkılmış. Bir rüzgârla oynaşmanın yolunu beklerken, zamanı ipler çekiyor. Yetmiyor. Gemiler halatlarını feda ediyor. Taze bir ayrılık kokusu sarıyor Ali’nin bedenini. Damarlarından geçiyor, yüreğine ulaşıyor. Taze bir ayrılık kokusu, genç limanı da sarıyor. Nefti kalbini ele geçiriyor. Ali kendini birden limanda buluyor. Liman Ali’ye ne kadar da benziyor!

Bir gök yürüyor…

Yüzüme çarpa çarpa. İçimde vagonlar dolusu inlemeler. Yosun tutmuş bir maviden ne beklenir. Ya bu kamaradaki işkillenmeler. Hepsi, hepsi bir göçün yorgunluğu. Yüzümün kaldırımlarına diz çöküyor her sabah bir dilenci. El açıyor yoldan geçen masallara… Öykülere… Şiirlere… Bir çocuk her sabah taşlarımı çiziyor elinde kırık sevinci. Oysa ben de bir çocuktum, annemin çocukluğundan kalma. Çoğu zaman bir anneydim, çocukluğumun düş’ünden bozma. Şimdi bir hiç’im bu limanda, olmayan varlığımdan yapılma! Ben hep buralardayım çocuk. Bu viranda. Gelince kapıyı çal, ama sakın zile dokunma! Çünkü bir öykü uyuyor içerde, bir masal işte. Ben bir şiir asıp geleyim bahçedeki dar ağaca.

-Bayan, aklımı renge boyadınız. Size minnettarım.

- Siz kaleminizi bugün neye bandırdınız küçük bey!... Bu ne işgüzarlık. Ne bu kalemşorluk. Daha fethedilecek kaç kaleniz var?
Ya o kulağınızdaki asılı notalara ne demeli peki? Dilinize sürtünen, her defa da geriye ittiğiniz o naralara!...

-Buyurun alın çocukluğumu elimden…

-Yapmayın küçük bey. Kaleminize bakın! Yakalayın onu hadi. Mürekkebiniz damlıyor tutun lütfen. Hem almasam ben, ellerinize düştü ise çocukluğunuz. Zaten kıymışsınız ona. Birde ben mi kıyayım!

-Kıskandırmayın o zaman büyüklüğünüzü. Üstelik aynı şarkıyı dinlerken.

-Adım adım çoğalıyor bu serzeniş. Ey çocuk! Nedir bu terkediş? Haydi dön hayatın yüzüne de bak!
Bak yüzüme de…

-Ne zaman kendimi açsam bozuk çıkıyor kalbim, kim tüketti beni böyle? Hem bir çocuktan geçmeden ayaklarımız, büyük derelere ulaşamaz mı hayatlarımız?

-Durun küçük bey! Daha geminin kalkmasına çok vardı ama…

-Bu zemheri değil aldanma esişine. Bir adam yap kardan bozma şu öykünün eşiğine. Sayfalar karışıyor bak, bir siyahtır aldı başını gidiyor.

-Ama küçük bey, önce kalbinizi çözmeniz gerekiyordu!...

Mehlika Toyga